You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Önce şunu belirtmeliyim: Ben hastalarla psikoterapi yapıyorum; psikoterapi yoluyla pek çok insana yardımcı oldum; psikoterapi yapmaktan keyif duyuyorum ve tıpkı psikanalizle olduğu gibi, giderek nasıl daha iyi yapacağımı öğrendiğime inanıyorum.
Geçenlerde, prestijli bir Psikanaliz Enstitüsü'nün kuruluş yıldönümünü kutlamak üzere psikodinamik psikoterapi konulu bir program düzenlendi. Belirtilen amaç, “psikanalizden destekleyici psikoterapiye dek bütün tedavi yöntemleri arasında köprü oluşturacak ortaklık alanları” nı saptamaktı. Gözümde bir resim canlandı, bir psikanaliz konferansına gidiyorum ve kapıda, üzerinde “Psikanalistler seçkincidir” yazılı pankartlar taşıyan insanlarla karşılaşıyorum, yakından bakınca bir de ne göreyim, pankartları taşıyanlar benim psikanalist meslektaşlarım. İçeri giriyorum ve toplantıya katılan psikanalistlerin sayısının dışarıda pankart taşıyanlardan daha az olduğunu fark ediyorum. Bu resmin hayalimde canlanmasının nedeni, psikanalizi daha iyi satabilmek amacıyla psikanalizin müstakilliği üzerindeki vurguyu kaldırma çabalarındaki artış olsa gerek. Sanki hafif-psikanalizin daha fazla taraftar toplayacağını düşünür gibiyiz, bu arada bunun psikanalizin özüne neler yapabileceğini unutuyoruz.
Psikanalizin, Freud'a esin veren, sonraki kuşaklardan psikanalistleri heyecanlandıran ve 21. yüzyılda hâlâ geçerli olanın soluk bir yankısı haline dönüşme tehlikesi içinde olduğundan endişeleniyorum. Yani, insanların bize başvurma nedenlerinin altında yatan daha derin güdülenmeleri, isimsiz dehşet, bilinçdışı katillik, sakatlama ve her türden cinsel düşlem gibi hastalarımızı “kişiye özel deliliğe” (Green, 1986) sürükleyen ve hepsi de bilinçliliğin dışında olmak üzere, hastalarımızın istedikleri şeyden nefret etmelerine ve sahip olduklarını reddetmelerine neden olan sarsıcı çatışmalara yol açan güdüler ile temasımızı kaybetme tehlikesi altındayız. Green (1995) şöyle der:
Ruhsal yaşamın en yüzeysel yönlerine dair keşiflerimizden gurur duyabilmek adına, gözlen