You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Ölüm içgüdüsü ve karşısında konumlandırılan yaşam içgüdüsü meselesi, analitik düşüncenin gelişimi boyunca, bu konuda çatışan fikirlerle kapsamlı olarak tartışılmıştır. Bu yazıda önerdiğim görüş, yıkıcılığı açıklayan doğuştan gelme bir gücün varolduğunu doğru farz etmenin klinik alanda gerekli olmadığıdır. Ağır hastaların pek çoğunda yıkıcılığı, çocukluk çağı travmasıyla, özellikle de daimi bir duygulanım eksikliğine bağlı travmayla ilişkilendirmek daha kullanışlıdır. Birincil nesneye bağımlılık ilişkisi oluşmadığında veya ciddi yoksunluklar yarattığında, bebek yaşama ve insan ilişkilerine karşı psikopatolojik yapılar geliştirebilir. Bu durumda, iyi nesnelere yönelik yıkıcılık, travmanın bir yan ürünü olur ve gücünü travma nitelikli öfkeden ve ilişki karşıtı tümgüçlülükten alır. Ancak, travma-yıkıcılık dizilişi ne doğrusaldır ne de tam bir neden-sonuç ilişkisidir ve analiz tedavisi sırasında dikkatli bir şekilde yeniden inşa edilmesi gerekir. Çoğunlukla bu diziliş, derin bir biçimde duygulanım eksikliği yaşayan çocuklarda, yıkıcı figürlerle patolojik özdeşleşimler ve ruhsal gerçeklikten ayrıştırıcı bir zihinsel geri çekilmeyle gelişir. Bu türden düşlemler haz yarattığı için, tüm tutkulardan uzak soğuk bir yıkıcılık ortaya çıkar ve bu durum, birbirini sürekli besleyen patolojik kümelenmelere bağımlılık gösterir.
Psikanalitik düşüncede, saldırganlık ve yıkıcılık uzun zamandır ele alınmış olsa da bu konuda birlik gösteren bir kavramsallaştırmaya ulaşılmamış, bunun