You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Simone Decobert'in anısına
İlk dergi/kitabın dosyasını düşlere ayırmıştık, ikinciyi ise kadınlara ayırıyoruz. Psikanaliz bir düşten doğdu, Freud'un İrma düşünden, yani bir kadına görülen düşten. Öte yandan psikanalizin adını koyan da bir kadındır: Freud'un hastası Anna, O. psikanalizi “talking cure” (konuşma tedavisi) olarak adlandırmıştır.
Oysa psikanaliz ilk yıllarında ilgisini daha çok erkeklere ve babalara yöneltmiştir. Sigmund Freud otoanalizine babasını yitirdiği günlerde başlar, Ekim 1896'da. Daha sonra Kral Oedipus, Hamlet gibi erkek kahramanların başrolde olduğu yapıtlarla ilgilenir. Hastalarının semptomlarını babalarıyla ilişkili olarak yorumlar. Dora, bir kadın eşcinselliği olgusu, küçük Hans ve kurt adam olgularını buna örnek olarak sayabiliriz.
Ancak giderek ve elbette Hélène Deutsch, Karen Horney, Anna Freud, Melanie Klein gibi kadın psikanalistlerin katkısıyla kadınlık ve annelik psikanalizin ilgi alanına girmiştir. Bu post-freudyen yaklaşım analitik uygulamayı etkilemiş ve psikanalistler de bu değişiklikten paylarını almışlardır. Psikanalistin otoriteyi temsil eden babasal ve erkeksi, yasaklayan, sınırlayan yönünün yanı sıra dinleyen, içselleştiren, kapsayan anaç ve kadınsı yönünün de altı çizilmeye başlanmıştır.
Guntrip'in Fairbairn ve Winnicott ile olan psikanalitik deneyimlerinden söz ederken, Fairbairn'in mesafeli ve katı yaklaşımıyla Winnicott'un rahat ve yumuşak tutumunu karşılaştırması bunun en ünlü örneklerden biridir. Bugün psikanalitik sürecin oluşumunun koşulu olarak kabul edilen psikanalitik çerçevenin işlevleri arasında sınırlayıcı işlevin yanı sıra kapsayıcı işlevin de önemi vurgulanmaktadır. Arjantinli