You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Yalnızlık, olgu öykülerinde analizanların yalnızlığı yaşama (çoğunlukla da yaşayamama) tarzlarına değinilmesi dışında psikanalitik literatürde pek fazla yer işgal etmeyen bir konudur. Bu çerçevede ele alındığında, megalomanyağın “benim hiç kimseye ihtiyacım yok”undan başlayıp sınır yapının (borderline organizasyon) “ne pahasına olursa olsun ama ille de biri olsun”undan geçip paranoyağın “herkese karşı tek başına”sına kadar uzanan geniş bir yelpazede, ama sınırlı bir biçimde, sadece psikopatolojik boyutuyla boy gösterir. Oysa yalnızlığın psikanalizle çok daha temel ve kökleri geçmişe dayanan bir “hukuk”u vardır.
Freud'un, Breuer ile yolları ayrıldıktan sonra kuramcı olarak içine düştüğü yalnızlık ve özellikle de (psikanalitik çerçevede yer almadığı için Fliess'in varlığı hesaba katılmazsa) kendi başına sürdürdüğü analiz bu “hukuk”un en belirgin kanıtlarıdır. Psikanalizin yaratıcısının “paranoyağın başarısız olduğu yerde başarılı oldum” ifadesi, bir yandan kendi iç dünyasına yönelen bireyi bekleyen tehlikeleri hatırlatırken, bir yandan da psikanalitik kuramın ebesinin de tüm yaratılarda görüldüğü üzere yalnızlık olduğunu bir kez daha vurgular. Bu çerçevede, psikanaliz deneyimi de, insanoğlunun kaderi olan “medetsizliği” güncelleştiren ve ötekinin yanında yalnız olduğunu farklı bir zaman diliminde tekrar yaşatıp bu kaderi üstlenmesini sağlayan bir yöntem olarak görülebilir.
Psikanaliz Yazıları'nın bu sayısında her haliyle yalnızlıktan söz etmeyi istedik.
M. LEVENT KAYAALP