You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
2002 Sonbahar'ında, Baharlık Kitap Dizisi Psikanaliz Yazıları'nın beşincisini yayınlıyoruz. Psikanaliz Yazıları önce bir düşlemdi, şimdi somut bir gerçeklik olarak karşımızda. Düşlem somut gerçekliğe dönüştü, zaten gerçeklikten alıyordu kökenini. Çünkü düşlem, ruhsal gerçekliğin hem ürünüdür hem onu oluşturandır. Bu nedenle gerçeklik düzleminde ele alınmalıdır. Ancak nasıl bir gerçekliktir söz konusu olan? Psikanalizin gerçeği yansıtmadığı ve bilimsel olmadığı eleştirilerine en iyi yanıt Sigmund Freud'un ruhsal gerçekliğin varlığını kanıtlamasıdır. Freud, ruhsal gerçeklikten söz ederken yalnızca kendi gerçeklik düzleminde var olan ve bilimsel araştırmaya konu olabilecek bir ruhsal alanı değil, aynı zamanda özne için kendi ruhsallığında gerçeklik değeri taşıyanı da tanımlamıştır. Ruhsal gerçeklik, “öznenin ruhsallığında somut gerçeklikle karşılaştırılabilecek bir tutarlılık, bir direnç oluşturan, yani bilinçdışı arzu ve ona bağlı düşlemler” demektir.
Psikanalitik süreç, bilinçdışı arzu ve düşlemlerin yarattığı ruhsal gerçeklik dolayımı ile gerçekleşir. Psikanaliz seansının elbette psikanalitik çerçevenin sağladığı bir somut gerçekliği vardır. Ancak psikanaliz bir araştırma yöntemi olarak sözlerin, eylemlerin ve imgesel ürünlerin bilinçdışı anlamlarını ortaya koymayı hedefler. Burada bilinçdışının nelerden oluştuğunu sorabiliriz: Sözlerden mi? Jacques Lacan o çok bilinen önermesinde “bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır” demiştir. Ancak, bu bilinçdışı seslerden ve sözlerden oluşur anlamına gelmemektedir. Bilinçdışı bir dil değildir ama elbette bir dilin doğuşunu sağlar. Bilinçdışı belki de yoğun, çok yoğun bir sözsüzlük, sessizliktir.
Öyleyse psikanalist yalnızca kendine söylenenleri değil, sözlerin söylemediğini de işitir. Gustave Mahler'in “müzikte en önemlisi partisyon değildir” sözünü psikanalize uygulayarak, “en önemli şey söylenen