You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Psikanalizin ortaya çıkışından başlayarak insanbilimlerinin tümüne çok önemli katkıları olduğunu biliyoruz. Öte yandan en büyük katkısının ruh sağlığı alanında olduğunu, psikiyatri ve klinik psikolojinin tarihinin psikanaliz öncesi ve sonrası olarak ikiye bölünebileceğini söylemenin yanlış bir saptama olmayacağı açıktır. Her iki klinik disiplin de, psikanalizden sonra insanı farklı değerlendirmek zorunda kalmışlardır. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, insan ruhsallığı üzerine yapılan kuramsal göndermeleri tümüyle değiştirirken klinisyenin eline çok önemli bir aygıt da vermiştir: aktarım ve karşı aktarımın analizi.
Psikanalitik süreç boyunca analist analizan arasındaki ilişkinin tümünün aktarım ve karşı aktarımın analizi ile ele alınması zorunluluğu, aslında dış gerçeklik yerine, analitik sürece katılan her iki bireyin ruhsal gerçekliklerinin ön plana çıkarılmasını hedeflemek demektir. Çünkü gerçek bir analitik çalışma ancak ruhsal gerçekliklerden yola çıkılarak yapılabilir. Bu nedenle psikanalitik etik de, psikanalizin üzerinde oturduğu temel ruhsal gerçekliği tek gerçeklik olarak kabul etmektedir. Analist ve analizanın ruhsal gerçekliklerinin oluşturduğu gerçekliğe analitik iç gerçeklik adını verebiliriz. Analitik çalışma bu iç gerçeklik üzerinden yapılmalıdır. Fakat bunun sanıldığı kadar kolay olmadığını da eklemeliyiz.
Önce dış gerçeklik ve analitik iç gerçeklik arasındaki farkın üzerinde duralım. Dış gerçeklik bireyi kendisine söylenenlere ve hakkında yapılan önermelere tepki göstermeye, yanıt vermeye davet eder. Hakkımızda söylenen iyi bir söze, bize karşı yapılan sıcak bir davranışa, bir yardıma, bir iyi niyet gösterisine karşı olumlu duygular duymak ve kimi kez aynı biçimde yanıt vermek olağandır, hatta beklenir de. Aynı şekilde olumsuz bir tavır, bir söz, bir iftira, hatta hakaret,