You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Bireylerin olduğu gibi kurumların da yaşamlarında etik sorularla sınandıkları anlar vardır. Suçluluk ve utancın yani Sigmund Freud'un erken tanımlarından biriyle “toplumsal vicdan”ın oluşumuyla ilk tohumu atılan ruhsal düzeneğin, üstbenliğin işlevlerinden biridir bu sorular. Bİrey çeşitli ruhsal düzenekleri kullanarak bu etik sorgulamadan yinelemeler pahasına kaçınabilir. Oysa bu sorular, bir dış gerçeklik olarak bireye veya kuruma dayatıldığında buna vereceği yanıt onun birey veya kurum olarak benzerleriyle olan konumunu belirleyecektir. Freud bize çocukların anne babalarının üstbenlikleriyle özdeşleştiklerini ve toplumsal ahlakın yani doğru ve yanlışın ne olduğunun, diğer bir deyişle etik ilkelerin bu yolla kuşaklardan kuşaklara geçtiğini söylemiştir. Öyleyse bireyler ve kurumlar, bu tür “etik sınav” anlarında kuşaklar ötesi bir sorumlulukla karşı karşıya bulurlar kendilerini. Hem önceki kuşaklardan miras olarak alınanların, hem de sonraki kuşaklara verileceklerin sorumluluğuyla.
Elbette sorumluluk çağrısı karşısında yadsımak, olumsuzlamak veya görmezden gelip sessiz kalmak olasıdır. Bu durumda sonraki kuşaklar bir öncekilerin üstlenmediği sorumluluğu yerine getirmek zorunda kalırlar, arada geçen zamanda etik soruya yol açan olgunun yinelemelerinin bedelini ödeyerek. Çünkü yalanın, yadsımanın, olumsuzlamanın ve sessiz kalmanın sonsuza kadar sürdürülmesine olanak yoktur. Söz konusu olan, olsa olsa hayli pahalıya patlayan bir geciktirme çabasıdır.
Jean-Luc Evard, Nazi hücum kıtaları SA'ların kahverengi gömlekliler olarak adlandırılmasından yola çıkarak “Kahverengi Yıllar - III. Reich yönetiminde psikanaliz”1 adını verdiği ve uzun bir araştırmanın ürünü olan, hayli önemli belgeler içeren kitabında Alman psikanalistlerin bu konuda 1970li yıllara kadar süren sessizliklerini sorgular. Faşist