You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Sigmund Freud, insan ruhsallığının oluşumunu ve gelişimini bireysel düzeyde incelerken, ailenin ve elbette çevrenin etkisinin önemini vurgulamayı ihmal etmemiştir. Freud'a göre Oedipus karmaşası insan oluşun iki temel koşulunu, cinslerin ve kuşakların farklılığını ve elbette tamamlayıcılıklarını kabul etmeyi bir zorunluluk olarak koyar bireyin karşısına. Öyleyse özne olmak için ötekilere diğer bir deyişle bir “anne-babaya” ve onları da içeren bir “yasaklar-kurallar dizgesine” yani “kültüre” gereksinim vardır. Onu izleyen psikanalistlerin ben ve öteki ilişkisini kimi kez farklı derecelerde ve farklı yaklaşımlarla ama her zaman önemle ele aldıklarını biliyoruz. Bu Winnicott için “yeterince iyi bir anne ve çevre”, Lacan için “ayna evresinde anne-çocuk-baba ilişkisi”, Bion için ise “annenin alfa işlevi” olmuştur. Diğer bir deyişle analistler için öznenin ruhsallığı ancak ötekiyle ve dahası ötekilerin oluşturduğu bir çerçeve içinde oluşabilir ve gelişebilir.
Öte yandan analitik uğraş bir anımsama ya da yeniden anımsama çabası olduğuna göre bellek ne kadar özneldir? Diğer bir deyişle bellek ne kadar özneye, ne kadar nesneye aittir? Sigmund Freud, Neurotica'sından vaz geçerek düşlemin önemini ortaya koymuş ve öznel gerçekliğe en az dış gerçeklik kadar değer verilmesini önermiştir. Ama öte yandan öznel gerçekliğin dile getirilmesi için toplumsal bir ürün olan dile başvurulması gerektiği de açıktır. Öznel belleğin izleri toplumsal belleğin izlerini taşıyan dille söze dökülüp yani ikinci sürece dahil olduktan sonra simge düzeyine erişebilirler. Öyleyse öznel bellek hem bellek izleri olarak oluşumunda, hem de anımsama uğraşıyla ona yeniden başvurulduğunda toplumsal olana başvurmak zorundadır.
Peki belleğin toplumsal çerçeveleri nelerdir? Bu soru Durkeim'in öğrencisi ama onun eleştirmeni de olan toplumbilimci Maurice