You do not currently have permission to view the full text for this document. Please sign in to an account with an active subscription or contact support.
Travma kavramı, psikanaliz içinde gelgitli de olsa, zaman zaman geri plana düşse, unutulsa, kenara itilse de, yine de belirleyici bir yere sahiptir. Laplanche ve Pontalis (1967) ruhsal travmayı şöyle tanımlıyorlar: “Bir öznenin yaşamında yoğunluğu, öznenin uygun biçimde yanıtlama kapasitesini aşması, altüst edici ve uzun soluklu etkiler taşımasıyla tanımlanan ruhsal organizasyonu etkileyen olaylardır. Ekonomik terimlerle söylersek, travma öznenin toleransını ve başetme kapasitesini aşan uyarım akışı ile karakterizedir.”1 Fenichel'in de belirttiği gibi uyarımın fazlalığı ya da aşırılığı ise görelidir, kişinin başetme kapasitesinin ötesini belirtir. Uyaranın şiddeti yanında, kişinin bütün geçmiş deneyimlerinin yarattığı hassasiyetler ve ruhsal yapısal özellikleri, olayın kişiye özel yansımaları gibi çeşitli faktörler belirleyicidir: “Travma göreli bir kavramdır; bünyeye olduğu kadar geçmiş yaşantılara, travmadan önce ve travma anındaki koşullara bağlı olan zihinsel ekonomi etmenleri hangi derecedeki uyarımların kişinin başetme kapasitesini aşacağını belirler.”2 Bu bağlamda, psikanalizin bir yandan ‘travma’ çerçevesinde biçimlenmiş bir ruhsallık kuram ve pratiği olduğu düşünülebilecekken diğer yandan psikanalizin, travma merkezli yaklaşımlarla karşıtlaşarak kendini konumlandırdığı da söylenebilir.
Travmatik etki bireyseldir ama bu etki her zaman toplumsal bir çerçevede yaşanır, deneyimlenir, içselleşir, biçimlenir. Son yıllarda art arda gelen acı verici ve dehşet uyandırıcı travmatik durumlar, gittikçe belirginleşen ve süreğenleşen şiddet ve yıkım, bireysel travmalarda